Rusya’dan sevgilerle

4 Temmuz 2004

Dün sabah THY ile Moskova’ya uçtuk. Rehberimiz Derya bey ile tanıştık. Toplam 22 kişiyiz. Yaşlı karı-kocalar, bizler yaşında (biraz daha büyük olabilir) kızlar ve anneleri, yeni evli çiftler ve biz şen dullar J Bu geziye de yine sinif arkadasim Handan ile katildik.

Grup neyse ki kafa dengi, kültürlü kişilerden oluşuyor.
Moskova uçaktan çok güzel görünüyor ve çok yeşil. (Neden benim ülkemin şehirleri böyle değil) Birçok yerde Moskova nehrinin kolları ile bölünmüş bir şehir. Yeni ve modern binalar da göze çarpıyor ama sistem zamanından komün yaşam evleri de çoğunlukta. Bişkek’ten bildiğim ve hatırladığım şeyleri burada da görüyorum, içim bir garip oluyor.

Uçaktan iner inmez otobüsle Kızıl Meydan’a(Krasnaja Ploshad) gidiyoruz. Bundan 20 yıl önce burada olabilir miydim diye içimden geçiriyorum. Kremlini, 9 soğan başlı kiliseyi, Lenin’in mozolesini, İsak Katedralini (Isaevski Sabor) görüyoruz ve alelacele birkaç resim çekiyoruz, nasıl olsa gezinin son kısımlarında tekrar buraya gelme fırsatımız olacak. Bu arada yeni evli gencecik çifte, resimlerini çekebilir miyim diye soruyorum, bana poz veriyorlar.

Buradan Lenin tepesine çıktık otobüsle, manzara gerçekten çok güzel. Yolda MGU yani meşhur Moskova Devlet Universitesini gördüm. Bu günlük yeterince yorulduğumuzu düşünen rehberimiz bizi Prospekt Mira’daki (Manas Üniversitesinin Bişkek’te bulunduğu caddenin adı da Prospect Mira’ydı yani Barış Caddesi J – anlaşılan burada sık sık De Ja vu olacak) 4 yıldızlı Cosmos Oteline getirdi. Otel “C” şeklinde 25 katlı, 2000 odalı ve beklediğimden daha güzeldi. Sadece asansörü bazen bozuluyordu.

Ertesi gün Rus havayolu şirketi Aeroflot ile St.Petersburg’a hareket ettik. Derya bey yolculuk öncesi uçakların çok yavaş kalktığı haberini verince epey endişelendim. Nasıl yavaş kalkılır ki, uçağın kalkabilmesi için belli bir hıza ulaşması gerekmez miydi, yoksa bu uçakların eskiliğinden dolayı gariban Kırgız uçakları gibi burnu devamlı düşüyor ve pilotların uçağın burnunu havaya kaldırmak için gayret etmeleri mi gerekiyor türü bir sürü sorucuklar uçuyordu aklımda ve heyecanlanıyordum. Neyse ki Derya beyin yavaş kelimesi ile kastettiği, yolcuların uçağa alınmalarına karşı bizim Türk uçaklarında alışık olduğumuz gibi kısa sürede kalkışın gerçekleşmemesiymiş. Gayet iyi bir servis eşliğinde uçuşumuzu St. Petersburg’da sonlandırdık. Burası da Moskova gibi hatta biraz daha serin, temmuz ayı olmasına ve hırka giymeme rağmen üşüdüm.

SP’de (orjinal ismi Sankt-Peterburg) havaalanına yakın Pulkovskaya otelinde kaldık. Her gün bol bol yürüdük, birçok yer gördük. Rehberimiz bize ‘Beyaz Geceler (Belie Nochi)’ zamanında olduğumuz için Neva nehrinin karşı tarafında kendimizi kaptırıp gece saat 12’yi geçirmememizi, yoksa tüm köprüler açılacağı için mahsur kalabileceğimizi hatırlattı sık sık. Hakikaten çok güzel ve büyük bir parkta yürüyüş yaparken havanın kararmamasına rağmen saatin nasıl olup da gece yarısına yaklaşmış olduğunu görünce şaşırıp kaldık. İyi ki otel odasında kalın ve koyu renkli perdeler vardı yoksa sabahlamamız kaçınılmaz olurdu.

Rehberimiz her ne kadar Rusça ve hatta Kril alfabesi bilmemekle birlikte bazı ipuçları veriyordu bize, oradaki yaşam ile ilgili. Örneğin, Rusya’da her aracın taksi olduğunu ve yaklaşık 300 rubleye şehrin bir ucundan diğer ucuna gidebileceğimizi de ondan öğrendik. Bu sayede özellikle SP’de birkaç defa Handan, Gamze ve ben elimizi kaldırmak yoluyla, çok yorulduğumuzda yada yürünmeyecek mesafelere arabayla gittik. Bana çok faydalı oldu. Özellikle Handan’ın ısrarları ile ön koltuğa oturup bol bol pratik yaptım. İlk başta pek konuşmaya hevesli olmayan sürücüler, benim yoğun konuşma çabalarım ve hatta esprilerim karşısında neşeli ayrıldılar bizden.

SP’daki müzeler ve özellikle Petro’nun sarayı ve bahçeleri çok güzel. Çok ünlü Ermitaj müzesine kuyrukta beklememek için bilet parasından biraz fazlasını verip girdik. Saatlerce yürümemize ve 100’ün üzerinde oda gezmemize rağmen bütün odaları gene de göremedik. Birçok yerde altın kaplamalar var, kapılar, yerler, tavanlar bile başlı başına sanat eseri. Çar mezarlarının olduğu St. Paul Katedrali ve Kanlı katedrale gittik, Rus müzesini gezdik. Bol bol resim çektim, digital kameram sağolsun. En çok sevdiğim yerlerden biri Petro’nun sarayı ve muhteşem bahçesiydi. Her köşesi ayrı güzeldi, heykelli havuzları, simetrik bahçeler, havuz şakaları.. Finlandiya’ya en yakın noktadan baktık Baltık denizine.

Rusya’da folk gösterisine gitmeyi çok istiyordum. Otel görevlisinden, Rusçamı zorlayarak, hem gösteri seyredebileceğimiz, hem de votka içip havyar yiyeceğimiz bir yer önermesini istedim. Hazır böyle fırsat bulunca konuşabilmek ve derdimi anlatabilmek çok iyi oluyor. Görevli benim Rusça dili bölümünde mi okuduğumu sordu ki bu soru iki açıdan beni mutlu etti J O akşam gösteriye gittik, bildiğim şarkılara eşlik ettim ben de – Katyuşa gibi-

2 gün Moskova, 3 gün SP sonra tekrar Moskova’ya ama bu sefer benim için çok ilginç ve hoş geçen tren yolculuğu yaparak döndük. Uzun bir gece yolculuğu yaptık, pek uyuyabildiğimi söyleyemem ama kompartımanımızın içinde istenebilecek her şey vardı. Yiyecek paketlerimiz, gazete ve dergiler, terlik, yumuşak yastıklar.. Sadece trene binişimiz biraz zor oldu, neyse ki grup yaş ortalaması düşünüldüğünde biz epey genç kalıyorduk ve bunun bilinci ve gücüyle yüksek tren basamağına kendimizi çekip sonrakilere yardım eli uzattık.

Grup arkadaşlarımıza keşiflerimi anlatıp yardımcı oldum. (kompartımanları nasıl kilitlememiz gerektiği ve WC’de neyin nerede olduğu konularında J )

Moskova’da daha önce kaldığımız otele geldik ama bu sefer farklı odalar (geçen seferkinden bir gömlek daha kötü) verdiler. Hatta saç kurutma makinesini bile görevlilerden istedik. Çünkü otele yeni turist grupları gelmişti ve otel inanılmaz kalabalıktı. Sabahları erkenden kahvaltıya inmemize rağmen fazla yiyecek, içecek bile kalmıyordu. Bu arada komik bir şey oldu; Handan ile kahvaltı için açık büfede sıraya girmiş, lezzetli görünen kurabiyelerden almayı bekliyorduk ama hemen önümüzdeki hanım tabağına üçer beşer doldurunca bize de bir şey kalmadı. Handan bu duruma bozuldu ve bunu da sesli bir şekilde dile getirince kadın dönüp “Evet çok güzel olduğu için hepsini aldım” diye pişkince ve Türkçe yanıtladı. O kadar yabancının içinde bu tür şeylere kalkışmasından anlamalıydık Türk olduğunu. (Aslında ne acı değil mi?)

Son gün, ucuz hediyelik eşya alabileceğimizi söyledikleri Arbat’a gittik. Gerçektende ufak tefek bir çok şey aldım oradan. Aynı gün yol kenarında oturan gençlerden öğrendiğim pek gösterişsiz bir yerde Borş çorbası içtik, pek matah olduğunu söyleyemeyeceğim ama Rus yemekleri listesinde çoktandır ismini gördüğüm temel yemeklerden biriydi o.

Bolshoj balesine gidemedik, tadilat varmış çünkü. Ama sahnesiyle, dekorlarıyla gerçekten görülmeye değer Aleksandr tiyatrosuna gidip – daha önce izlemiş de olsam, orada Rus bestecisi Chaykovski’nin eserini gerçekten çok iyi yorumlayan sanatçıların oynadığı Kuğu Gölü’nü seyretmek bana ayrı bir heyecan verdi.

Dönüşte arkadaşım Handan’ı Ankara’ya, adaşım Gamze ve annesini İstanbul’a uğurlayarak İzmir uçağının kalkacağı kapıya doğru ilerledim. Tur sırasında tanıştığımız IBM’den emekli, kibar bir bey olan Çetin Tuğsuz ile birlikte İzmir uçağına bindik. Çetin bey havaalanından tuttuğu taksi ile beni de eve bıraktı.

Sadece bir hafta olan Rusya turu benim için çok güzel geçmişti. Keşke oraları çok daha önceleri de görebilme şansım olsaydı diye düşündüm. Eşyalarımı boşaltır boşaltmaz fotoğraf makinemi alıp en yakın fotoğrafçıya koştum.