Hazin bir Haziran

Haziran ayını yılın ayı seçtim. İyi, kötü, garip, hüzünlü birçok şeyi birden yaşadım. Türkiye’de olanlara (seçim sonuçları) ve ölenlere üzüldüm önce. Sonra burada sevilen bir arkadaşımızın genç yaşta hayata veda edişine. Kısa ayrılıklar bile beni etkilerken, ölümü kabullenemiyorum bir türlü.

Bu ay kızım liseden mezun oldu. Çok değişik bir duygu elbette. Yetişkinliğe atılan ilk adım. Artık oy kullanabilecek örneğin. Mezuniyetine sevinirken üniversiteye başlamasına ne kadar az zaman kaldığı, sonrasında da ancak tatilden tatile –o da şanslıysam- görebileceğim düşüncesiyle hüzne kapıldım. Biraz da iyi yanından bakmalıyım, artık sabahları acaba uyanamadı mı endişesi ile odasına gidip kontrol etmem gerekmeyecek yada okul yemeğini dolapta unuttu mu evden aceleyle çıkarken diye de düşünmeyeceğim. L Anlaşılan pek kolay olmayacak alışmak.

Birkaç hafta alışverişler, tören hazırlıkları ve koşturmacalarla geçti. Bu işler arasında vatandaşlık görüşmesine de çağrıldım. Aynı gün Beysim’in California’daki bir konferansa gitmesi gerekti 3 gün için. Neyseki göçmen ofisindeki 7 saat kadar bir bekleme+test+seremoni sonrası vatandaş oldum. Aç ve yorgun bir vatandaştım. Eve dönüş yolunda, önümü kesip aniden duran kamyonete çarptım. Hayatımda ilk kez yaptığım kaza beni çok etkiledi. Çarpma belki o kadar şiddetli değildi ve emniyet kemerim zaten takılı olduğu için beni tuttu ama hava yastığı patladı. Açılmadı, patladı. Sanki bomba patlamış gibi. Gürültü, ardından yoğun bir duman. Boğulmak üzere olduğumu hissettim. Bir şekilde hemen camları açtım. Yerimden kıpırdayamıyordum. Ellerime baktım, hava yastığından çıkan gazlardan üst kısımları yanmıştı, canım acıyordu ama içim daha çok acıyordu. Bir iki yanık ve ezik dışında birşeyim yok gibiydi. Ne yapmam gerektiğini kestiremiyordum. Polisi beklemek en iyisiydi. Zaten Amerika’da polisler pek çabuk gelirler. Telefonum çarpmanın etkisiyle fırlamış, şarj kablosu çıkmış, takılı olan güneş gözlüklerim diğer uca uçmuş, cüzdandaki kredi kartları bile yere saçılmış. Telefonu aldım acıyan ve titreyen ellerimle, eşime ulaşmaya çalıştım. Gerçi onun yapabileceği birşey de olamayacaktı uzaktan. İşlek otoyolun ortasında öylesine bekliyordum çaresiz. Polis geldiğinde kendi cinsimden birinin beni anlayabileceği, belki de beni teselli edeceği fikrine kapıldım. Aksine hiç duygusal bir an yaşanmadı. En azından arabayı çekmeleri için birine haber verdi. Eve nasıl gideceğimi sorduğumda ise çok meşgul olduğunu söyledi. Çekici adamın (yani araba çekicisi) aracına binmek zorunda kaldım ve arabamı götürdükleri yere gittim. Adamcağız yardım etmek için seçenekler sundu, istersem bir taksi çağırabileceğini yada bir arkadaşının kiralık araba servisinden yararlanabileceğimi. Yanmış eller ve yanmış yüreğimle nasıl araba sürebilirim ki.. Uber geldi neyseki aklıma, adam hiç duymamış. Telefonda sadece bir tuşa basıp bekledim, 7 dakika sonra tam karşımdaydı. Bu perişan halimle bile birşey öğrettim adamcağıza diye düşündüm.

Eve geldikten sonra, az önce yaşadıklarımın sanki başrol oyuncusu değil de izleyicisiymişim gibi geldi. Ellerimin halini görünce gerçeğe döndüm tekrar.

Aradan iki hafta geçti, şimdi daha iyiyim, yeni derilerim geliyor, onlara alışmaya çalışıyorum. Artık arabam yok, sadece ön kısmında hasar vardı, motoru bile sağlamdı ama masrafının çok olacağını söylediler. Üzüldüm tabi çok ama elden ne gelir.

Geçen hafta Simgenin yeni okulunun oryantasyon programı için Pullman’a gittik. 4,5 saatlik bir yol arabayla. 3 gün Simge yurtta, biz ise motelde kaldık. Okulun ve derslerin tanıtıldığı bu program çok yararlı oldu. Eve döndüğümüzün ertesi günü Simgeyi Türkiye’ye yolcu ettik. Kendi başına Frankfurt aktarmalı İstanbul yolculuğu yaparak kızım bir ilki daha başardı.

Şu anda bahçemde oturup bu yaşadıklarımı yazıyorum; serin ama güzel bir havada, ağaçların yapraklarının hafif hafif hışırdayan sesleri eşliğinde.. Güneşin son ışıklarıyla birlikte ben de cümlemi bitiriyorum.