Bişkek

BİŞKEK’TEN ESEN RÜZGAR

Fazla düşünmeden, düşünmeye fırsat kalmadan vermiştim Bişkek’te çalışma kararını. Daha önceden Mugla Universitesinden tanıdığım sevgili hocam Seyfullah bey telefon etmiş ve Kırgız-Türk Manas üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünde çalışmak ister miyim diye sormuştu. II.Dönem dersleri başladığı için çabuk (1 hafta içinde) cevap vermem gerekiyordu. Bu süre bir ay olmuş olsa belki de cesaret edemeyecek ve o zamanlar coğrafi konumunu bile tam olarak bilmediğim Kırgızistan’a gidemeyecektim. Orada geçirdiğim süre topu topu 4,5 ay gibi kısa bir süre de olsa, hayatımda çok önemli ve farklı bir yeri oldu.

İzmir’den apar topar hazırladığım valizimle ayrıldığım gün 14 Şubat 2003. Annem, babam ve kızım havaalanında beni uğurlarken, gözlerimin sulanmasına engel olamadım. Nereye gidiyordum böyle yapayalnız. Orada hocam dışında hiç kimseyi tanımıyordum. Çin sınırında bir ülkede, bilmediğim bir dili konuşan insanların yanına gidecek cesareti nasil bulmustum?  Bu gerçeği bizimkilere son kez el sallarken fark etmiştim. Üzülmemeye çalıştım. Sonra hoca dememiş miydi oraların pek yeşil olduğunu ve çok seveceğimi. Ayrıca bir süre misafirhanede kalacaktım. Başka Türkler de vardı orada yaşayan. Benim gibi daha önce birkaç kez yurtdışına çıkmış biri için bunlar sorun olmamalıydı. Dedigi kadar guzel ve yasanilacak bir yerse babasini ikna edip kizimi da alacaktim yanima. Kendimi avutmaya çalıştım bu şekilde ama ne de olsa bilinmezlik hep bir korku verir insana.

Uçak yolculuğu 6 saat sürdü, inişte aynı üniversitede çalışan Fen-Edebiyat fakültesi dekanı Leyla hanım ve eşiyle tanıştım. Leyla hanım nazik ve sempatik biri, bana çok yakınlık gösterdi, böylelikle çekincelerimi ve havaalanında gümrük vs. işlerinin uzun sürmesinin yarattığı stresi bir parça atabildim. Havaalanında bizi karşılamaya okulun bir aracı ile birlikte Mali işler daire başkanı da gelmişti. Minibüse bindikten sonra vakit gece yarısını geçmiş olmakla birlikte şaşkın şaşkın sağa-sola bakınarak fikir edinmeye çalışıyordum. Hava soğuk ve karlıydı. Minibüsün içerisi tatilden dönen diğer üniversite personeli ile dolunca Furunze havaalanından yola çıktık. Bazıları şehirde ev tutmuşlar, önce onları bıraktık evlerine. Çok garip gözüktü evler, çok katlı (9’u geçmiyor), çok daireli, girişleri cadde kısmında değil, arka tarafta olan, ürkütücü, karanlık bloklar. Sosyalist sistem zamanından kalan evler; eski zamanda bilmeden ne kadar ürkütücü geliyorsa bize SSCB, o tür bir his kaplıyor insanın içini ilk görüşte..

En iyi semtinin ve Türklerin tercih ettiği yerin burası olduğunu söylediler. Okyanus anlamına gelen Akiyan sitesiymiş burası.

Sonunda bizim kalacağımız misafirhanenin de olduğu lojmanlara geldik. Burası şehrin biraz dışında, daha tenha(gerçi şehir bütün olarak tenha, hele bizim İzmir, Ankara vs.. karşılaştırılırsa) ve o zaman henüz inşaat halinde olan kampus alanına yakın. Cal bölgesi deniyor buraya.

Darası bile oldukça ağır olan valizimi Fatih bey kucaklama cesareti gösterip(sonradan pişman olduğundan eminim ama omuzladı bir kere) 4 kat merdivenleri tırmandıktan sonra misafirhaneye nihayet ulaşabildik. Burası dubleks bir daire; alt katta salon, mutfak, WC ve üst katta üç yatak odası ile banyo var. Bu arada aynı daireyi paylaşacağım Nurhayat ile tanıştım. O bana göre daha deneyimli, benden on beş gün önce gelmiş.

Daire Türk evi tarzında yani bize uygun döşenmiş. Koltuklar İstikbal marka, TV var ve uydu aracılığı ile bazı Türk kanalları seyredilebiliyor (hiç yabancılık hissetmeyeceğim burada), çamaşır ve bulaşık makinesi yok ama buzdolabı var. Sonradan öğreniyorum ki Kırgızlar için bu sahip olduklarımız bile oldukça lüks sayılabilecek şeyler. Banyonun hemen yanındaki ufak odayı gözüme kestirerek eşyalarımı taşımaya ve dolaplara yerleştirmeye koyuldum. Saatin tam kaç olduğunu tam hatırlayamıyorum ama oldukça geç (diğer gün için erken) bir saat olmalıydı ve Türkiye’den üç saat de öndeydi.. Yatağıma uzanırken nerede olduğumun tam bilincinde değildim. Kısa bir süre daldım, günün biraz gecikmiş ışıkları gözlerimi açmaya zorlarken beni, çipil çipil gözlerimle ilk görebildiğim şey, sanki bana hoş geldin dermişcesine karşımda duran ufak bir örümceğin görüntüsü oldu. Doğal bir tepki olarak hafif bir tırnak fiskesiyle onu burnumun ucundan uzaklaştırdım. Kalkıp penceremden baktım. Hava açık, parlak ve beyazdı, gözlerim kamaştı. En üst katta oturuyor olmanın tek iyi yanının böyle güzel bir manzarayı görebilmek olması beni mutlu etti. Karşıda, uzaklarda heybetli dağlara baktım(Birkaç gün sonra kara kalemle resmettim onları). İlerde ufak, bakımsız, çinko damlı evler vardı, hemen önümüzde ise okulun stadyumu. Birkaç tombul kuş kondu pencereme. Onların sesi dışında hiçbir ses yoktu. Evin içi sımsıcaktı, araladığım pencereden içeri buz gibi keskin ama temiz hava giriverdi..

Saat 9’u geçmişti, okula gitmeliydim. Neyse ki okuldan bir araç göndererek beni aldılar misafirhaneden. Arabayla 10 dakikalık mesafedeydi okul binası, Prospekt Mira yani barış caddesinde. Kırgızlar sonradan ismini kendi dillerinde barış anlamına gelen Tınçtık caddesi olarak değiştirmişler.)
Ben Rusça ismini daha çok sevdim, Kırgızca’da bazı kelimelere, daha doğrusu kelimelerin söylenişlerinin bende uyandırdığı gülme hissine henüz alışamadım. (Onlara çok normal geldiği halde Türkçe’deki karşılıklarını düşündüğümüzde komik oluyor açıkcası. Bir iki örnek daha vereyim; Ulan, oğlan demek, açkıç ise anahtar..

Rektör beye geldiğimi haber verip bir süre konuştuktan sonra, henüz odam belli olmadığı için Nurhayat’ın yanına gittim. Satın alma müdürü Adnan bey ile tanıştık. O ve eşi de İzmir’den gelmişler, bir süre İzmir muhabbeti yaptık.

Bana verdikleri odayı pek sevdim, ön cepheye, hemen girişe bakıyordu. (Sonraları o pencereden ne bakanlar, ne rektorler gordum) Bizim bölümde öğretim görevlisi olan Dr. Zamirgul Kazakbaeva ile paylaşıyordum odayı. Türkçe bilmiyordu ve kendi işleriyle ilgilenen, bana çok yakınlık göstermeyen biriydi. Ama sonradan samimi olduk, onun ne kadar neşeli ve moralimin bozuk olduğu anlarda bana verdiği desteği asla unutamam, hala telefonlaşıyor ve yazışıyoruz ve hala bana destek olmaya devam ediyor J (2011 yazinda Kusadasina geldi ve orada bulustuk, Dunya ne kucuk! – Kasim 2012 guncelleme)

Sırayla bölüm başkanı, dekan ve diğer fakülte çalışanları ile tek tek tanıştık. Dil bilmemek zor, Kırgızların dili Türkçe’ye benziyor, aynı kelimeler çok ama gene de konuşan birini ‘anlayıverecek gibi’ olmanıza rağmen bütünsel olarak anlayamıyorsunuz. Bana ilk başlarda tekerleme söyleniyormuş gibi geliyordu. Gerçi hepsi mutlaka Rusça biliyor ve birçokları kendi dillerine göre Rusça konuşmayı tercih ediyorlar. Ben Zamira’dan biraz Kırgızca, biraz da Rusça öğrenmeye başladım zamanla. Tabi o da Türkçe öğrendi az-maz J Özellikle zaten zor bir dil olan Rusça’da iyice zor olan fiil çekimleri konusunda Zamira’yı çok bunalttım. Rüyasında fiilleri görmeye başladığını söylemişti bana J

Günler geçiyordu, okulda yapılacak bir sürü işlerim oluyordu. Aslında zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum ve bir şeyler yapmak, başarmak beni sevindiriyordu. Buraya gelmeden önceki işsiz, öylece evde oturduğum ayların bana verdiği sıkıntıları burada atmış, kendime gelmiştim. Sadece derslere girmekle kalmıyor, staj koordinatörlüğü yapıyor, öğrencilerimin her türlü sorunları ile bıkmadan ilgileniyor, tez danışmanlığı yapıyor, ders programları hazırlıyor, ekstra ne verilirse bir an önce bitirmeye çalışıyordum. Arta kalan zamanlarda biraz Rusça öğrenmeye çalışıyordum. Nurhayatın ders aldığı Vika’dan ben de az da olsa ders almaya başladım. Onun ve Zamira’nın faydaları çok oldu. Bu arada Zamira ile Türkçe, Kırgızca, Rusça ve İngilizce karışımı ortak bir dil geliştirmiş, Bişkek’ten, Rusya’dan, Rus halkının yaşantısından bahseder olmuştuk. Ben, anneannemden de dolayı çok meraklıydım ve Rusça kulağıma çok hoş, çok ahenkli geliyordu.

Bu arada misafirhanede kaldığımız yaklaşık 1,5 aylık süre hapis hayatı gibiydi. İşe servisle gidiyor, servisle geliyorduk. Aşağıdaki öğrenci kantini dışında kendi başımıza hiçbir yere gitmemiş, gidememiştik. Türkler için ortamın pek güvenli olmadığı, daha doğrusu hiç güvenli olmadığı söyleniyordu hep. Hırsızlık, dövülme olaylarını yaşayanlar vardı. Gene de hafta sonları erken kalktığım için, kendi başıma sıcak ekmek alıp geliyor, güzel bir kahvaltı hazırlıyordum. Misafirhanede en iyi yapabildiğimiz şey kahvaltı idi. Öğlenleri işyerinde yiyebildiğimiz normal yemek harici, evde yemek yapabilecek malzemelerimiz henüz yoktu çünkü. O zor günlerimizde sağ olsun komşumuz Filiz hanım bize iş dönüşü sıcak yemek getirirdi ara sıra. Kışın en çok yenilebilecek sebzeler kapusta(lahana), patates ve havuç olduğundan genellikle yemekler bu üçünün kombinasyonları şeklinde hazırlanırdı.

Kırgızların ve Rusların yemek kültürlerinin zengin olduğunu söyleyemem. Yukarıdakiler haricinde yazın birkaç sebze (patlıcan, fasulye) çıkıyor ama genelde hamur işi ve et yiyorlar. Özellikle yağlı etler. Bunların dışında oraya özgü bir cins mantarı ben çok severdim. Yazın meyveleri de güzel. Bir de yeşil turpları var, limon sıkıp kıtır kıtır yemek çok lezzetli oluyor. Ben bir süre ne et yiyebildim(at eti fikriyle oraya gitmiş olmam ve koyun eti de deseler görüntülerinden ikna olmadığım için), ne de korkunç görünüşlü göl balıklarını. Arkadaşlara diyordum ki bu durumda vejetaryen olacağım ama aksi gibi ot da yok ki. Bir keresinde Kırgız yemekleri yarışması yapılmıştı. Oraya katılmıştık yiyici olarak, iyi ki görevli öğrencilerim vardı ve beni direkt hamur işleri kısmına yönlendirdiler. Yoksa yanlışlıkla ördek şekli verilmiş heykel görünümündeki akciğer ezmesi veya iç yağlı soğuk patlıcan veya içinde ne olduğunu bilmediğim herhangi bir şey yiyebilirdim.

1,5 ay geçiverdi ve misafirhaneden ayrılık vaktimiz geldi. Her şeye rağmen oradan ayrılmak beni hüzünlendirdi. Nurhayat ile birbirimize çok destek olmuştuk, kulağımız telefonda bizimkilerin aramasıyla nasıl da havalara uçardık sevinçten. Nurhayat, Gokce’lerin  karşı dairesini kiraladı, ben onunla kısa bir süre oturdum. Oradayken kutuphaneden aldigim Tolstoy’un Dirilis romanini okudum. Oyle ilgincti ki, kitapta gecen bircok seyi orada goruyor, duyuyor ve yasiyordum. Ornegin kitabin bir yerinde sokaktan sutcu geciyor, “Moloko” diye bagiriyordu, aynen bizim evin onunden gecen sutcunun bagirdigi gibi J Yakinda  Nurhayat’in esi gelecegi icin kendime Mos-Sovyet’de Bereke magazin (magazin, alisveris yerlerine deniyor) karşısında bir ev tuttum 200 dolara. Daire 7.kattaydı ama temizdi, daha önce bir müsteşar oturduğu için evde çamaşır makinesı ve TV gibi birçok lüksü vardı. Apartmanın girişinin ürkütücülüğü ve bakımsızlığı ile birlikte eski tip asansörün bozulur da 7.kattan aşağı düşer mi korkuları haricinde ev oldukça iyiydi. Ev sahibi de ilgili biriydi, bozuk telefonu ve üzerinden dumanlar çıkartan plisos(elektrik süpürgesini) (aslında onun elektrik süpürgesi olduğundan çok, normal süpürgeye elektrik kablosunu eklediklerini düşünüyordum) kısa sürede değiştirdi. Hatta Sultan Fatma(anneannem) zamanından kalma ilk elektrikli cihazlardan bir ütü bile getirdi. Gerçi benimle konuşurken sanki onu fazla anlayamayışımın dil problemi değil de sağır olmamdan kaynaklandığı kanısına nerden vardığını ve bu yüzden sesini yükselttiğini keşfedemedim.

Bu arada Bişkek’i yavaş yavaş öğrenmeye ve çekinilecek bir şey olmadığını ama nedense insanların karşısındakilere bu duyguyu aşılamak gibi garip ve anlamsız takıntılarının olduğunu anlamıştım. Dil öğrendikçe, kendi kendime caddeleri dolaştıkça, alışveriş yaptıkça –ki buna havaların ısınmaya başlamasının da katkısı vardı şüphesiz- değişik kültürden ve ulustan arkadaşların da etkisiyle kendime olan güvenim artmıştı. Zamira ile Dup parkta buluşuyor, yürüyüşler yapıyorduk, bazı günler okuldan yürüyerek dönüyorduk eve. Bana Beryoza ağacını göstermiş ve hikayesini anlatmıştı. Kavağa benzeyen, uzun ve beyaz gövdeli ağaçlar. Rus kızlarına benzetirlermiş, onlar gibi uzun, beyaz..Şarkılar varmış adlarının geçtiği. Tüm bunları konuşurken komik olaylar da olmuyor değildi, Zamira’nın beryoza diye bana gösterdiği ağaçlardan birinin aslında bir elektrik direği olması gibi. J

Bişkek’in ne kadar yeşil olduğunu baharda anladım. Tüm cadde ve sokak kenarlarında yürüyüş yollarının iki kenarında sıra sıra ağaçlar uzanıyor. Genelde çok araç trafiğinin olmadığı geniş caddelerinin kenarlarında bu ağaçların sulanması için kanallar yapılmış ve bu kanaldan geçen sular, ağaçların köklerini açılan deliklerden suluyor. Hiç ağaç olmayan yer yok ve diyorlar ki sincaplar (orada çok var, pencereden bakarken size sevimli sevimli gülümseyebilir her an bir sincap) bir ağaçtan diğerine atlayarak tüm Bişkek’i dolaşabilirmiş.

Bişkek’te alternatif tıp çok yaygın. Oralarda sık sık doktora gidenleri görmedim veya ilaç alanları. İlaçla tedavi yerine alternatif tedavileri öneriyorlar. Baş ağrıları için masaj veya diğer birçok sorun için kefir, yeşil çay gibi.. Bunların yanında votkaya düşkünlükleri ile bilinir Ruslar, hakikaten buna ben de şahit oldum. Karın veya baş ağrıları için bile az bir votkanın iyi geleceği düşüncesindeler, her ne kadar ben denemesem de. Akupunktur, reiki, masaj yapan yerler çok ve Türkiye’ye göre de oldukça ucuz. Ben de sırt problemi yaşayan biri olarak masaj yapan iyi birini arama çalışmalarına başladım ve okulun doktorunun arkadaşı olan uzman doktora bu iş için gitmeye karar verdim. Kilo vermeyi planlayan Adnan bey ile birlikte yanımıza Kırgız tercümanımızı da alarak yola koyulduk. Tek katlı bahçe içinde bir eve geldik, burayı muayenehane olarak kullanıyormuş doktor. Benim sandığımın aksine Kırgız değil Rus’muş meğer. Tipik uzun boylu, sarışın, mavi gözlü.. Görünüş olarak soğukmuş izlenimi vermekle birlikte aslında çok kibar ve güler yüzlü olabildiğini görmek beni sevindirdi. Haftada 2 kere oraya gidiyordum, Rusçam bu arada bayağı bir ilerledi ve artık taksilerle değil Marşrutka denen dolmuşlarla da rahatça gidebilmeye başladım. Marşrutka ile Matryoşka’yı karıştırıyor çoğu arkadaş, ben ise buna meydan vermemek için özellikle kril harfleri ile yazılışını öğrendim. Marşrutkalar taksiden daha kullanışlı ve ucuz (5 Som) sadece ayakta kalmamak gerekiyor. Adnan bey akupunkturun yararını gördügunu soyledi, yemek yiyeceği vakitlerde iğnelerin yerleri acıdığı için yemek yiyemiyormuş J Ben de masajın.. Gerçekten çok iyi geldi, bir de o sıralar bir shape’e girebilme umuduyla shaping’e gitmemizin az da olsa etkisi olduğu düşüncesindeyim.

Bu arada Kırgız bölüm başkanımız beni pek seviyordu, derslerle ilgili konularda onu ikna edebiliyordum ama TV çekimleri olacağı zaman veya diploma töreni icin mazeret kabul etmiyor ve mutlaka orada bulunmamı istiyordu. Oysa törenler vs..beni hep sıkmıştır. Gideceğim zaman bir türlü inanamamıştı ve sizi burada evlendirirdik, o zaman gitmezdiniz dedi. Kırgızlar düşündüklerini açıkça söylemekte sakınca görmüyorlar, aman ayıp olur vs..gibi takıntıları yok.. O zamanki bölüm başkanı yani Asan bey ile ilgili bir-iki şey daha söylemeden geçemeyeceğim. Bir öğlen vakti, öğrencilerle ilgili bir konuda danışmak için odasına girmiştim, kapısı kilitli değildi ama öğlen olduğu için şekerleme yapıyormuş masasında. Beni görünce ayağa kalktı, beraber sekreterin odasına doğru yürürken dikkatimi çekti, o aceleyle ve de yarı-uyanıklık durumunda ayakkabılarını giymeyi unutmuş. Çaktırmadım ama içimden de epey güldüm. Bir keresinde de şu dersi kaç kişi alıyor diye sormuştum; 11,5 dedi. J Komik insandi Asan hoca.

Bir hafta sonu Zamira beni evine yemeğe davet etti. Pakmaya’dan tatlı alıp yola koyuldum, havada bir sıkıntı vardı. Zamira o gün çok heyecanlıydı, ilk kez evine yabancı bir konuk geldigini (ben artık yabancı mı sayılırım) ve evini beğendiremeyecegini düşündugunu söyleyince gülümsedim. Ben onun için gelmiştim, evinin nasıl olduğu veya neler hazırladığı hiç önemli değildi, beni davet etmiş olası yeterdi benim için. Bunları söyleyince rahatladı. Yeğeni ile bir Kırgız arkadaşı da gelmişler. Zamira benim için masanın üzerini donatmış, bir de şampanya almış ama onun yerine şarap içmeyi tercih ettik. Yemekten önce herkes, tabi baş konuk olarak önce ben, günün anlam ve önemini anlatan bir konuşma yaptık. Rusça diye ısrar ettikleri için basit cümlelerle bir şeyler anlatmaya çalıştım. Herkes bana ve kızıma mutluklar diledi. Yemekte benim o çok sevdiğim ismini şimdi hatırlayamadığım peynirden de ikram ettiler. Daha sonra Moskova’da kaldığım otelde sabah kahvaltısında karşıma çıkınca çok sevindiğimi hatırlıyorum.. Zamira’nın yeğeni Borsak denilen küçük kızarmış hamurlar yapmış. Ana yemek olarak da meşhur etli, havuçlu pilav. Zamira bana Kırgız yemekleri kitabı hediye etti. Yemekten sonra balkona çıktık, oturup, manzarayı seyrederken sohbet ettik bol bol. Hava sıcaktı aslında ama yağmur sıcağı. Birazdan yağmur başladı. Üst katlardan manzara gerçekten güzel, birkaç ev, bol ağaç görünüyor. Benim evimin manzarası da güzeldi, 7.kattan. Benim balkonumu kapatıp oda yaptıkları için pencereyi açıp oradan seyrediyordum manzarayı, bol bol da şarkı söylüyordum. O gün Zamira’nın balkonundan iki tane gökkuşağı(raduga) gördüm, hayatta ilk defa. Rusçasını bile hala unutmamışım. Zamira bana bir dilek tutmam gerektiğini söyledi, tuttum. J

Haziran’da kesin dönüşü düşünmeye başlamıştım. Bizimkilerle yazışıyorduk sürekli, kızımdan uzak olduğum için içimde hep özlem, hep bir sıkıntı vardı. Onu getirip bir süre daha kalıp kalmamam gerektiği fikri beni çok yordu o zamanlar. Orada ufak çocukları ile yaşamak zorunda olanlar için özellikle ne tür sorunlar çıktığını duyuyordum ve sonunda Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Bu kararımı verdikten ve rektör hoca ile konuştuktan sonra Zamira’ya anlattım ilk kez.. O da çok şaşırdı ve üzüldü. Halen konuşmalarımızda “hep seni anıyorum, senin gibi arkadaş yok” der. Ben de bu kadar kısa süre içerisinde oralara bağlandığımı, beni sevenlerin olduğunu o zamana kadar fark edememişim. Son günlerimde beni yemeğe götüren, gerçekten içten dostluklarını esirgemeyen Serdar bey ile Fatma hanımı, ata binmeyi çok istediğim için kendisi korkuyor olsa da benimle gelen ve sadece bu konuda değil her konuda yardımcı olan arkadasim Tayfunu, aldığı hediyeyi gözlerinde yaşlarla veren Tinatin hanımı ve kucak dolusu papatyaları asla unutamayacağım.