Barcelona Izlenimlerim

(24-29 Ağustos 2000)

Bu yıl iznimi Ağustos’ta kullanmaya karar verdim. Zaten daha önce sınavlar, öğrenci işleri derken pek de izin alma durumumuz olmuyordu. Planım, iznimi birkaç gün tatil köyünde veya yakın deniz kenarlarında geçirmekti. Tabi bol bol da dinlenecektim. Dinlenme hariç her şeyi yapabildim. Sanırım şimdiye kadar hiçbir izin ayım bu derece hızlı, koşturmaca içinde geçmemişti.

Okuldan arkadaşım Handan ile İspanya’ya gitmeyi kararlaştırdık, bunda yine aynı sınıftan arkadaşımız Atalay’ın rolü büyüktü. Atalay bir e-posta’sında tatil için, yaşadığı yer olan Barcelona’yı öneriyor, hatta teşvik ediyordu. Handan ve ben, izin günlerimizi çakıştırıp 4-5 günlük bir gezi için gerekli şeyleri hazırladık. Tam o sırada Ankara’da çıkan bir iş teklifini kabul ettim. Gezi+ev bulma ve ev tutma+ev sahibini tutma+eşyaların taşınması+yerleşme+işe başlama için yaklaşık 15 günlük bir zamanımın olması beni panik durumuna itekliyordu.

24 Ağustos Perşembe sabahı 04:00 sularında uyanıp, Ankara-İstanbul uçağına, oradan da yaklaşık 3 saatlik bir rötarla Barcelona uçağına bindik. Barcelona’ya vardığımızda bizi karşılamaya gelen birileri olabilir umuduyla boşuna sağa, sola bakındık. Şimdiye kadar hep turlarla gezilere gitmiş, tek başımıza böyle bir geziye cesaret edememiştik. İyi ki elimizde Atalay’ın kalacağımız pansiyona ulaşmamız için bize gönderdiği gidiş planı vardı. Sants Estacio’a kadar trene, oradan metroya binecek ve Hospital Clinic’te inecektik. Pansiyon buraya yakındı ama hangi yöndeydi, onu keşfedecektik. Son aşama elimizde bagajlarla çok zor geçti. Sonunda kalacağımız pansiyonu bulduk ve bir kibrit kutusundan azıcık büyük, penceresiz+klimasız odamıza iki kibrit çöpü gibi yerleştik, duşumuzu aldık ve hemen dışarı fırlayarak Barcelona’yı tanımaya koyulduk.

Gittiğimiz günler gerçekten çok sıcak ve nemliydi. Sokaklarda çoğunlukla yaşlılar –yanlarında kocaman köpekleriyle- dolanıyor ama genelde az insan göze çarpıyordu. Bu arada bize gezi boyunca çok faydalı olan ve 5 gün sonunda lime lime bir hal alacak olan şehir planını ele geçirdik. Bir-iki denemeden sonra plana ters çevirip o şekilde bakılması gerektiği sonucuna vardık.

Barcelona sokaklarında, sık aralıklarla dizilmiş kafe’lerin yaydığı ‘Tapas’ kokuları duyuluyordu. En hoşuma giden, büyük veya küçük demeksizin her sokakta trafik ışıklarının olmasıydı, bu şekilde Türkiye’de olduğu gibi karşıdan karşıya geçerken her an çarpılabilirim endişesine kapılmıyordu insan. Gerçi onca trafik lambası senkronizasyonunu nasıl sağlıyorlar, ilginç doğrusu. Caddelerde çok fazla sayıda motosiklet göze çarpıyordu.

Doğruyu söylemek gerekirse ilk günümde tam bir hayal kırıklığına uğradım. Barcelona, Avrupa’da en çok turist çeken şehirlerin başında gelmesine rağmen ben fazla bir şey bulamamıştım. Tur ile gelmemiştik, burada arkadaşımızın da o günlerde işleri yoğun olduğundan bizimle ilgilenememişti. Halk İspanyolca ve çoğunlukla Catalanca konuştuğundan, benim bildiğim birkaç basit cümle ve kelime dışında el-kol hareketleri ile anlaşıyorduk. Bu arada hiç konuşmamaktansa Türkçe konuşmanın çok daha anlamlı olacağını öğrendik. Benzer kelimeler olabiliyor veya sesin tonlamasından mıdır nedir insanlarla daha rahat iletişim kurulabiliyor. İspanyollar da aynen Fransızlar gibi İngilizce bilseler bile bilmezlikten geliyorlar. İspanyolca yazıldığı gibi okunan bir dil, sadece bazı harflerin özelliğini bilmek yeterli. Tomato, patato, şal gibi bazı kelimeler bizim dilde de aynı veya çok benzer. İspanyolca bir şey sorup da cevabını aldığım ve anladığımda seviniyordum. Havalar çok sıcak olduğu için en güzel Aqua(su) demeyi öğrendim. O zamanların parası Peseta ile yarım litre su 100 ile 250 arasında değişiyordu ve 1300 TL 1 peseta’ya eşitti. Gerçi şimdi hem TL değişti, hem de peseta kalmadığı için bu bilgilerin kimseye bir faydası olamayacak..

Yiyeceklerin tadı garip, öyle bol bol sebze ve meyve yok. Biz hemen her gün fast food türü yemekleri tercih ediyorduk yada peynir-domatesli sandviçleri. Mc Donalds da olmakla birlikte oralarda Pans’ Company ürünleri daha çok tercih ediliyor. Pan, ekmek demek; bu ince uzun ekmeklerin içerisine çeşitli malzemeler koyuyorlar. İspanya’da tapas denilen mezeler ünlü, hemen her kafe’de çeşitli mezeler var ama koku ve görüntü açısından pek iç açıcı gelmedi doğrusu.

Halk, tip olarak bizlere çok benziyor. Esmerler ağırlıkta, saçlarını –özellikle erkekler- platin sarısına boyuyorlar. Tipik Akdeniz insanının heyecanlı ve kavga etmeye hazır halini kolayca görmek mümkün. Çok ve hızlı konuşuyorlar, çok siesta yapıyorlar. Bir keresinde bir yer sorduğumuz genç, neresi olduğunu bilmemekle birlikte yaklaşık 20 dakika konuştu.

İkinci günden itibaren gerçekten iyi gezdik. Hatta orada yaşayanlar bile bizim kadar sokakları arşınlamamış, tarihi yerleri görmemiştir herhalde. Önce turistleri günübirlik gezdiren bir tur bulup, ünlü Gaudi bahçelerini, La Sagrada Familia’ı, Picasso müzesini gezdik. Antonio Gaudi’nin bu modern yapıları olmasaymış Barcelona şimdiki kadar ünlü bir kent olmazmış herhalde. İspanyol rehberimizin, İspanyolca, İtalyanca ve yarım İngilizcesi ile gene de bu tur çok faydalı oldu. Örneğin, Gaudi’nin bahçesinde Hindistan’dan esinlenerek oluşturduğu yapıları, bir filin ayaklarını temsilen tasarladığı sütunları, filin kulaklarını temsilen yaptığı evleri onun sayesinde öğrendik. Aynı gün rehberimizin ufak bir yer diye götürdüğü Picasso’nun müzesinde saatlerin nasıl geçtiğini anlayamadık. Burası oldukça büyük bir yerdi ve Picasso’nun eskizleri de dahil binlerce eseri bulunuyordu.

Ertesi gün metro ile Barcelonetta denilen yere gittik. Yürümediğimiz zaman metroyu tercih ediyorduk, böylece tam bir metro canavarı olduk. (Durak isimlerinin bir çoğu hala aklımda) Nihayet burada turist sayısının artmış olduğunu gördük. Bazıları ağaçsız kıyısı olan gri tondaki denize girerken, bazıları da limandaki büyük akvaryumu ziyaret ediyordu. Biz, ikinci seçeneği tercih ettik. Gerçekten çok hoş hazırlamışlar; kocaman balıkların, vatozların, köpek balıklarının arasından bir tüp geçitten geçmek çok heyecan vericiydi.

Barcelona’ya gidip de oradan 2 saat uzaklıktaki Figueres’de Salvador Dali’nin şimdi müze olmuş evini görmemek olmaz. Oraya trenle gidiliyor. Figueres’te küçük ve sevimli istasyonda indikten sonra 1 saat’e yakın yürümek gerekiyor. Yolu çok basit değil ama turist görünümlü kişileri takip etmek yetiyor evi kolayca bulmak için. Dali hem biraz deli, hem de dahiymiş gerçekten. Çok güzel eserleri var ve bunları yerinde görebilmek ayrı bir heyecan oldu bizim için.

Bir sonraki gün, şehir planından seçtiğimiz diğer görülmesi gereken yerlere gittik. Catedral, Maria Del Mar, Palau Nacional müzesi, El Corte İngles alışveriş merkezleri, Hard Rock Cafe.. Tabi bu arada ne yapıp edip Flamenco dans gösterisini de kaçırmadık, süper güzel dans figürlerini eve (yani pansiyona) dönünce denedim. Aslında Catalanlara özgü değilmiş bu danslar ve boğa güreşleri ama turistlere yönelik olarak tek tük dans klüpleri ve boğa güreşi arenaları bulunduruyorlar.

Yola çıkacağımız günün sabahı, kaldığımız pansiyonun sevimli ve tombul sahibi hanım $ kabul edemeyeceğini söylediğinden, bucak bucak döviz bürosu aramakla geçirdik zamanımızı. 5 gün sonunda sayısı artan ve ağırlaşan çantalarımızı yüklenip oldukça küçük Barcelona havalimanına yöneldik. Beklediğimiz gibi uçağımız rötar yaptı. Uçağa binerken bizi karşılayan THY hostesleri Türk olduğumuza çok sevindiler, bizimle laubali oldular. Türkiye topraklarına ayağım değdiğinde aynı dili konuşan ama İspanyollardan daha az anlaşabildiğim insanların arasında olmak bana değişik duygular tattırdı.

Bir daha ne zaman yurtdışına veya İspanya’ya gidebilirim bilmiyorum. Umarım Barcelona’da yaşadıklarımı yazdığım bu hatıralarım, oraya gitmek isteyen arkadaşlarım için az da olsa bir rehber niteliğinde olmuştur.