Amerika-II

16 Ocak 2007

Bundan 2 yıl önce ilk defa Amerika’ya gitmiştim, California/San Francisco’ya . Gene aylardan Ocak’tı. Bu sefer gene öyle denk geldi. Yazın güzel zamanlarda göremeyecek miyim acaba oraları diye merak ediyorum doğrusu. 1.Dönem ders ve sınavların hemen bitiminde 2 hafta yıllık iznimi alarak, İzmir’den hareket ettim. Bu sefer KLM ile önce Amsterdam Schipol hava alanına, orada yaklaşık 5 saat bir beklemeyle(ama nedense bu süre çok uzun gelmedi bana), oradan da Seattle/Tacoma’ya uçtum. Beni en çok yoran kısım Istanbul’da beklediğim 7 saatlik kısımdı. Zaten yolculuk süresince ve aralarda uyuma alışkanlığım kesinlikle olmadığı için serseme dönüyorum ama bir de ayaklarımı uzatacak yer bile bulamamış olmam iyice kötü oldu. 24 saat uykusuz kalma zamanini gecirebilirseniz sonraki kisimlarda da  insan uyumamaya alışıyor galiba. Ah keşke bir de uykusuzluktan göz kapağımın içinde çıkan sivilceler gözüme ikide bir batıp canımı acıtmasa!!

Schipol hava alanı büyük ama çok düzenli, tüm kapılar ve gidiş yönleri çok net belirtilmiş. Hediyelik eşya satan birçok yer var. Dolaşırken gözüme çarpan Türk’e benzeyen kişiler gerçekten Türk’müş ama nedense Türk olduklarını belli etmemeye çalışır bir hal içerisindeler. Oysa ben kendi dilimi konuşmayı özlüyorum böyle durumlarda. Havaalanında beklerken yaşlı bir Rus teyzeye rusça laf attım. Gerçi o heyecanlanıp benimle muhabbet edebileceğini düşünmüştü ama yanıldığını anlayınca sadece mecburi durumlarda birkaç laf edip, gülümsemekle yetinmek durumunda kaldı.

Buradan KLM’nin anlaşmalı olduğu North West havayollarına ait uçağına binmek için kapida uzamakta olan kuyruğa girdim. Birkaç görevli tüm yolcularla tek tek görüşme yapıyordu. Bana sıra gelince, 10 yıllık vizem ve TR’de bir işim olmasına rağmen, akla hayale gelemeyecek sorular sordular. Neyse ki bu badireyi de atlatarak uçağa bindim. Yerim pencere kenarı, orta bölümde bir yerdeydi, uçak güzeldi ve herkesin kendine ait bir ekranı ve uzaktan kumanda(yakından kumanda demem daha uygun) ile seçebileceği film, müzik, oyun listeleri bulunuyordu. Yanıma, ayağında çorapsız terlik olan, incecik giyinmiş, incecik bir kız oturdu. Adı Lisa’ymış. Lisa Seattle’da oturan bir öğrenci. Afrika’da bir kurumda gönüllü olarak çalışan erkek kardeşinin yanına gitmiş, oradan dönüyormuş. Sohbet etmeyi pek seviyordu, benden sonra hemen arkasındaki ve diğer yanındaki kişilerle de laf atma yoluyla tanışıverdi. Gerçi yandaki esmer çocuk Irak’lı olduğunu söyleyince bir daha konuşası gelmedi.

Tacoma hava alanına vardığımızda gümrük işleri kısa sürdü neyse ki diye düşünürken valizlerimizi aldıktan sonra birçok memur ve x-ray’den geçtik. Tacoma hava alanını büyük bir yer ve doğrusu karışık ama sora sora bulunmayacak bir şey yok. Nihayet kapıdan çıkarken gözlerim arkadaşımın gözleri ile buluşunca çok rahatladım.

O gün her yer bembeyazdı, birkaç gün önce kar yağmış, çok alışıldık bir durum değilmiş aslında orası için. Yollarda çok fazla araba olmasına rağmen, her şey bir düzen içerisindeydi. Birkaç gün Redmond’da kaldım. Sessiz ve düzenli bir yer olduğu için beğendim. Hava sürekli kapalı veya yağışlıydı, ilk gün karşılaştığım karlar eridi. Her gün dışarı çıkıp yürüyüş yaptık, değişik yerlere gittik, değişik yemekler yedik. Seattle’da balık, özellikle somon çok güzel ve taze. Geçen seferki gibi gece gündüz değişiminden olsa gerek, iştah problemi yaşadım biraz. Castco ve Target gibi büyük alışveriş merkezlerinde her şey var.

19’unda Kıvılcım’ın doktora yaptığı Washington State Universite’sinin bulunduğu Pullman şehrine gittim Alaska Hava yollarına ait 37 kişilik pervaneli uçakla. Küçük uçaklardan oldum olası çekinmişimdir. Uçakta en arka sırada, basketbolcu iri ve yarı bir çocukla oturdum. Zaten uçaktakilerin çoğu maç için Pullman’a giden basketbol takımı elemanlarıydı.

Onların dışında birkaç yaşlı bey, bir Hintli (sikh) vardı sadece uçakta. Uçağa bagajlar arka taraftan yüklenirken, atılan valizlerin çıkardığı sesleri duyuyor, titreşimlerini sırtımda hissedebiliyordum. Hostesimizin konuşmalarından hiçbir şey anlamadım. Uçak hoplaya zıplaya yaklaşık 1-1,5 saat kadar süren bir yolculuğun ardından Pullman Moscow havalimanına vardı. Burası oldukça ufak bir yer, bagajımı aldıktan sonra Kıvılcım’ın tarif ettiği şekilde taksiye bindim Hintli çocukla birlikte. Çocuk benim Türk olduğumu öğrenince sanırım kendisine yakın hissetmiş olacak ki çok yardımcı oldu. Özellikle Kıvılcım’ın Blok numarasının T olmasından ötürü, P, Q, R, S diye giden blokların hemen ardında olması beklenirken, orada olmamasından doğan geçici bir panik durumumda arabadan inerek, karlara basa çıka, apartmanı bulabilmesi ve buzlu olabilecek merdiven basamaklarına karşı uyarması beni çok sevindirdi.

Burası Steptoe diye geçiyor. Hava o gün 35oF civarıydı. Ben orada olduğum sürece, zaman zaman hava güneşli de olsa karlar hiç erimedi ve ayaklarım kar üzerinde olduğu sürece hiç ısınmadı. Evin içi çok şirin ve sıcak. Kıvılcım burayı Sacramento’dakinden daha güzel buluyor. Odalar daha geniş. Kar manzarasını sıcak evin içerisinden izlemenin ne kadar güzel olduğunu unutmuşum. Sagolsun kardesim, onca işinin arasında bana güzel yemekler yapmış.

En çok üzüldüğüm şey, kendimi o kadar uzun süre grip ve gripli arkadaşlardan korumuş olmama rağmen buraya gelince öksürüp hapşırmaya başlamak oldu. Özellikle burun tıkanıklığı günlerce geçmedi. İşin kötüsü kardeşime de bulaştırdım. Neyse ki şimdi iyileşmiş.

Ben geldikten sonra Kıvılcım, Pullman’a ucakla gelişlerde çoğunlukla sorunlar yaşandığından ama bana bunu gelmeden önce moralimi bozmamak için söylemediğinden bahsetti. Yani ya hava koşulları yüzünden uçak inemiyormuş ya radarda problem oluyor ve başka bir yakın hava alanına bırakıyormuş yolcuları. Şanslıyım ki bu tür bir şey yaşamadım.

Kıvılcım’la kampüsü gezdik, bir kere bile kayıp düşmeden yürüyüşler yaptık, alışverişe gittik, Downtown’da yemek yedik. Zoe kafenin sıcak ortamında oturup kahve içtik, bol bol resim çektik. En şaşırdığım şey, havanın o kadar soğuk olmasına rağmen insanların nasıl incecik giyinebildikleri, hele çorap giymemeleri anlaşılır gibi değil.

Üç gün çabuk geçti. Kardeşimi kısa da olsa görebildiğime çok sevindim.

Dönüş yolculuğum daha rahat geçti. Uçak daha temiz, hostesimiz daha yaşlı ve konuşmaları anlaşılırdı. Topu topu 10 kişi kadardık uçakta, özel uçak gibi oldu.

Redmond’da iki kere filme gittik. Birincisi ispanyolca bir film olan(alt yazıları ingilizce olduğu için çok iyi anladım) Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro’nun Pan’s Labyrinth
adlı fantastik filmi, diğeri de Children of Men. Burada patlamış mısırları kova ile veriyorlar. 🙂

Amerikalıların yemek yeme alışkanlıklarının pek sağlıklı olmadığı bilinir. Sokaklarda aşırı şişman insanlara çok rastlanıyor. Bunun yanında spor yapmayı da ihmal etmiyorlar ama. İnsanların çoğu spor kluplerine gidiyor. Ben de spor için olmasa da SPA için gittim. Birkaç saat masaj ve cilt bakımı yaptılar. Gerçekten çok güzeldi, iyice bir gevsedim.

Bir ara, yalnızken, güzel havayı görünce dayanamadım ve kendimi dışarı attım. Yakın alışveriş merkezine kadar yürüdüm, hatta montumu çıkartıp sadece t-shirtle. Her gün hareket olunca, yemek işini abartmayınca ve tabi kendini mutlu hissedince insan forma giriyor, ben de fazla kilolarımı atıverdim J (O attiklarimi sonradan fazlasiyla geri aldim-Kasim 2012 guncelleme)

26 Ocak’ta Woodinville’de Japon lokantasına gittik. Daha önce hiç gitmemiştim. Bizim gruba biraz sakar bir aşçı düşmekle birlikte çok ilginç bir yemekti. Gösterileri ve esprileri ile hem eğlendirdi hem de biraz urkuttu ve benim her seferinde biraz daha kapıya doğru gerilememe sebep oldu. Gösteriye ızgarada ateş yakarak başlaması, üzerimize hardal sıkar gibi yapması, yumurtaları havaya fırlatarak kırması (iki tane fire verdi gerçi), müşterilerin ağzına yemek fırlatması(onların da yakalaması) çok hoş gösterilerden bazılarıydı.

Aynı gün daha sonra David Copperfield’ın gösterisine gittik. TV’de izlerken bazı şeylerin hile olduğuna daha çabuk inanıyor insan ama burada karşımızda öyle ilginç sihirbazlık gösterileri yaptı ki, bir açıklamasını bulamadık. En güzeli kayboluş sahnesiydi. Seyircilerin üzerine doğru uzatılan bir vinç üzerinde iki kişiydiler, üzerine çok kısa bir süre için örtü örtüldü ve yok oldular.

Ertesi gün Salty’s de brunch’a gittik. Seattle’a denizin karşı tarafından bakan çok hoş manzaralı bir yer. Sabah sabah somon bile yedim.

Son günler hem hava güzel, hem de burnumun tıkanıklığı geçti. İştah problemim de düzeldi derken gitme zamanım geldi ne yazık ki. Son akşam yemeğini Matt’s de, yengeç çorbası (ona Clam Chowder deniyor, bre cahil 🙂 Kasim 2012 guncelleme) ve somon yiyerek geçirdik. Şimdi ismini hatırlayamadığım (Cold Stone, Puff! Kasim 2012 guncelleme)  ama hakikaten işini iyi bilen dondurmacidan nefis bir çilekli dondurma aldım. O aksam aldığımız oyunlardan neyse ki scrabble oynayacak kadar vaktimiz oldu. Oyun berabere bitti! 🙂